Konumunuz: Anasayfa » Yayınlar » Makaleler » Küresel Enerji Politikaları ve Türkiye

Küresel Enerji Politikaları ve Türkiye

Projet_Pipeline_South_stream_et_Nabucco

H. SAYGIN, “Küresel Enerji Politikaları ve Türkiye”, Türk Harb-İş Dergisi, Sayı: 219, Sayfa: 26–31 (Şubat 2006).

Dünyanın enerji gereksinimi Sanayi Devriminden bu yana çok hızlı büyümüştür. Teknolojik gelişme, yaşam standartlarındaki iyileşme ile birlikte giderek artan ölçüde enerjiye bağımlılığı da beraberinde getirmiştir. Modern toplumda günlük zorunlu gereksinimlerden biri haline gelen enerji tüketimi ülkelerin gelişmişliğinin en önemli göstergelerinden biri olarak kabul edilmektedir. Bununla birlikte, artık iyice anlaşılmıştır ki; enerji teknolojilerinin günümüzdeki durumu ile hala kaçınılmaz olarak büyük ölçüde fosil yakıtlara dayanan enerji üretimi, bölgesel ve küresel ölçekte etkili olan birbiri ile içiçe çevresel, ekonomik ve politik pek çok sorunun da kaynağıdır. Ağırlıklı olarak fosil yakıtlara dayalı enerji tüketiminin neden olduğu karmaşık sorunlar en temelde aşağıdaki sebeplere dayanmaktadır:

i)                     Fosil yakıt kullanımının yüksek düzeyde sera gazı yayımına neden olması ve küresel ısınma ve iklim değişikliği başta olmak üzere bunun sonucu ortaya çıkan çeşitli çevresel sorunlar,

ii)                   Fosil yakıt kaynaklarının asimetrik dağılımı nedeniyle enerjide dışa bağımlılık ve bu durumun neden olduğu arz güvenliğine yönelik tehditler.

 Enerji stratejilerinin ve politikalarının temel amacı, enerji arz güvenliğinin çevre güvenliğini zedelemeden mümkün olan en düşük maliyetle sağlanmasıdır. Günümüzde enerji politikalarının belirlenmesinde çevresel faktörler büyük rol oynamaktadır. Enerjinin üretim, dönüşüm ve iletim süreçlerinin çevre üzerindeki olumsuz etkileri artık çok daha iyi bilinmektedir. Normal çalışma koşullarında gerçekleşen çevresel zararların yanı sıra, enerji sektörünün tarihi yüz binlerce ton petrolün denize aktığı tanker kazaları (Amoco Cadiz, Exxon Valdez, Erika vb.), petrol ve doğal gaz boru hatlarında kırılmaların, baraj çökmelerinin ve TMI ve Çernobil gibi Reaktör kazalarının neden olduğu büyük facialarla doludur. Bu nedenle, mevcut enerji sistemlerinin çevre üzerindeki etkilerinin sera gazı yayımı, atıklar ve eko-sistemi pertürbasyonu bağlamında, gerek normal çalışma gerekse kaza koşullarında kontrolü başlıca sorunlardan biridir. Enerji sisteminin neden olduğu çevre sorunları ve bunların arasında özel bir öneme sahip olan küresel ısınma ve iklim değişikliği ile mücadele giderek, enerji politikalarının en önemli unsurlarından birisi haline gelmiştir.

Günümüz verileriyle insan etkinlikleri ile atmosfere yılda 29 milyon ton CO2 salınmakta ve önlem alınmadığı takdirde bu miktarın 2050 yılında aşağı yukarı iki katına çıkacağı öngörülmektedir. Oysa iklim değişikliğine neden olan küresel ısınmanın önlenmesi için, CO2 yayım seviyesinin aşağı yukarı bugünkü seviyenin yarısına indirilmesi gerektiği konusunda pek çok bilim adamı fikir birliğine varmıştır. Ağırlıklı olarak fosil yakıtlara dayanan ve sürekli büyüyen bir küresel ekonomi ile bu son derece zor ancak zorunlu bir görevdir. Atmosferdeki konsantrasyonu tehlikeli düzeye erişen sera gazı yayınımının iklim sistemi üzerindeki olumsuz etkilerinin önlenmesi için, 189 ülkenin taraf olduğu İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi Aralık 2004 de yürürlüğe konulmuştur. İklim değişikliklerinin önlenmesine yönelik çabaların nihai amacı atmosferdeki sera gazı konsantrasyonlarını  iklim sisteminde tehlikeli değişimlere neden olamayacağı bir seviyede kararlı hale getirmektir. Başta küresel ısınma ve iklim değişikliği olmak üzere çevre sorunlarının küresel niteliği, uluslararası çevre anlaşmalarının başarısına ve dolayısı ile tüm uluslar tarafından tam olarak desteklenmesine şiddetle bağlıdır.

 Küresel ısınma ile mücadeleye yönelik güncel küresel enerji stratejileri öncelik sırasına göre belirlenen hiyerarşi ile

i)                     Enerjinin rasyonel kullanımı ve enerji verimliliğinin sağlanması yoluyla enerji tasarrufu

ii)                   Yenilenebilir enerji kullanımının arttırılması

iii)                  Fosil yakıt kullanımında  yüksek karbon muhteviyatına sahip yakıtlar (kömür, petrol) yerine daha düşük karbon içeriğine sahip yakıtların (doğal gaz) kullanılması, birleşik çevrimli enerji teknolojilerinin yanı sıra temiz ve sıfır yayım teknolojilerinin devreye sokulması

şeklindeki unsurlara dayanmaktadır.

 Bu noktada, sera gazı yayımında radikal azalma sağlayabilecek potansiyele sahip nükleer enerji seçeneğine de kısaca değinmek faydalı olacaktır. Nükleer güç santralleri yakıt olarak doğada bol miktarda bulunan uranyumu etkin bir şekilde kullanan, verimi yüksek ve sera gazı yayımı çok düşük, ticarileşmiş yüksek bir teknoloji olmasına rağmen temiz enerji seçenekleri listesine alınmamaktadır. Sera gazı yayımı açısından değerlendirildiğinde oldukça “temiz” olan mevcut nükleer güç teknolojisine eşlik eden işletme güvenliği ve radyoaktif atık idaresi ile ilgili çevre ve insan sağlığı üzerinde son derece vahim etkiler doğurabilecek risklerin  tümüyle giderilememiş olması nedeniyle sürdürülebilir olmadığı hususunda Dünyanın ileri ülkeleri arasında konsensüs oluşmuştur. Mevcut nükleer güç teknolojisinin taşıdığı radyolojik risklerin gerçekleştiği takdirde çevre ve insan sağlığı üzerinde yaratacağı tersinir olmayan etkileri, bu etkilerinin binlerce yıllık dönemlere uzaması ve gelecek kuşakların yaşam kalitesini önemli ölçüde etkileme potansiyeli nedeniyle, radyoaktif atık  ve işletme güvenliği ile ilgili sorunlara mutlak çözüm getiren bir teknolojik sıçrama gerçekleştirilmediği takdirde nükleer enerji seçeneğinin daha fazla genişletilemeyeceği günümüzde Dünyaca kabul gören bir gerçektir. Nükleer silahların yaygınlaşması tehlikesi nükleer enerji seçeneğinin sosyal kabul edilebilirliğini etkileyen diğer önemli unsurlardan biridir.

 Yukarıda ifade edildiği gibi, günümüzde fosil yakıt ağırlıklı olan enerji üretiminin neden olduğu diğer bir önemli sorun dışa bağımlılıktır. Enerjide dışa bağımlılık enerji güvenliğini tehdit eden başlıca unsurlardandır. Bununla birlikte, bu günümüzün enerji teknolojileri ve bu teknolojilerin dayandığı başlıca enerji kaynaklarının (petrol, doğal gaz, kömür) yerküredeki asimetrik dağılımı nedeniyle ileri teknolojilere sahip gelişmiş ülkelerin, hatta ABD gibi süper güç olarak nitelenen ülkelerin dahi dışında kalamadığı tek dışa bağımlılık biçimidir. Arz güvenliğinin sağlanması için dışa bağımlılığa yönelik risklerin idaresinde başvurulan başlıca yöntem, yakıt tiplerinin, yakıt kaynaklarının (arzı sağlayan ülke ve iletim hatlarının), teknolojilerin ve teknoloji kaynaklarının çeşitlendirilmesidir.

Teknolojik çeşitlendirmede farklı enerji kaynakları arasından yapılacak seçimler kaynağın cinsine özgü ve her ülke için farklı olan fiziksel kısıtlardan güçlü şekilde etkilenmektedir. (Örneğin  hidroelektrik potansiyel, yeterli ortalama hıza sahip rüzgar alanları, yüksek ortalama güneşe maruz kalma süresi gibi.) Bununla birlikte, enerji karışımında her bir enerji kaynağının avantajlarından optimum şekilde faydalanılabileceği spesifik bir yeri vardır. Bu tür teknik kriterlere ek olarak ekonomik rekabet gücü (kWh maliyeti), ham madde fiyatlarına (petrol, doğal gaz, uranyum) duyarlık, istihdama etkisi/katma değeri, çevresel etkileri, enerji bağımsızlığı ve sosyal kabul edilebilirliği gibi ekonomik ve sosyal kriterlere göre bir optimizasyon söz konusudur.

 Enerji tasarrufu ve yenilenebilir enerji kullanımının arttırılması küresel enerji stratejilerinde küresel ısınma ile mücadelenin yanı sıra enerjide dışa bağımlılığa yönelik risklerin yönetiminde de önemli katkıları olan seçeneklerdir. Nükleer enerji seçeneğinin bu teknolojiye eşlik eden ağır sorunlara rağmen hala tam olarak göz ardı edilememesinin en önemli nedenlerinden birisi de yine enerji bağımsızlığına yönelik kaygılardır. Bu teknolojiye sahip olan ve yeterli fosil kaynaklara sahip olmayan ve/veya bu kaynaklara uzak bölgelerde yer alan ülkeler için nükleer enerji seçeneği enerji bağımsızlığı ve güvenliği bakımından önemli olabilir.

 Teknolojik çeşitlendirmenin yanı sıra dışa bağımlılığın söz konusu olduğu enerji kaynaklarında kaynak ülkelerinin ve enerji kaynaklarının iletiminde rolü olan geçiş ülkelerinin (iletim ve boru hatlarının) çeşitlendirilmesi dışa bağımlılığa yönelik risklerin idaresi için elzemdir. Bu noktada enerji güvenliğinin sağlanmasına ilişkin güçlü bir politika aracı olarak Dış Politika işin içine girmektedir. Aynı şekilde stratejik öneme sahip enerji kaynaklarına sahip olan ülkeler için de enerji dış politikanın ve ulusal güvenlik politikalarının önemli bir aracı haline gelmiştir. Günümüzde enerjipolitik adı altında toplanan yaklaşım çağdaş uluslararası ilişkilerde önemli bir parametre olarak yerini almıştır. Bu parametrenin kullanılmasının ne kadar önemli olduğunu, Bölgede inisiyatifi elinde tutan  ABD, Rusya ve İran gibi ülkelerin uyguladığı politikalar açıkça göstermektedir. Örneğin Rusya’ya baktığımızda, enerji unsurunu politik bir araç olarak alabildiğine kullanmakta olduğu görürüz. Rusya’nın çıkarlarını maksimize etme çabaları çerçevesinde kaynak ve geçiş ülkeleri ile ilgili istikrarsızlaştırma, güvenlik sorunları yaratma, enerji ambargosu koyma ya da tersine değişik bazı ittifaklar kurmaya çalıştığını da görmekteyiz ki bu sonuncusunun en son örneği petrolle ilgili anlaşmalar karşılığında İran’a istediği takdirde nükleer silah yapabilmesinin yolunu açan yakıt zenginleştirme teknolojisine sahip olması için teknik ve politik destek sağlamasıdır. Bütün bunları gerçekleştirirken Rusya’nın ilgili ülkelere ait bilgi birikimini ve bilgiyi değerlendirme yeteneğini kullandığı ve proaktif politikalar ile inisiyatif aldığı, hatta gerektiğinde askeri güç tehdidini kullanmaktan çekinmediği görülmektedir. İşte bu sadece Rusya’nın değil diğer küresel aktörlerin de örneğini sergilediği bir enerjipolitik yaklaşım tarzıdır. Yine İran’ın nükleer yakıt zenginleştirme teknolojisine ve belki de Dünya’daki güç dengelerini önemli ölçüde etkileyebilecek nükleer silahlara sahip olmasını sağlayacak faaliyetlerini uluslararası kamuoyuna kabul ettirebilmek için petrol kartını kullanması da bunun en son örneklerinden biridir. Bu koşullarda, enerji güvenliğinin sağlanması için sadece bilimsel ve teknik koşulları sağlamanın yeterli olmadığı ve belirlenen stratejilerinin ve bu doğrultuda yapılan enerji yatırımlarının jeopolitik koşulları ve bölgedeki diğer aktörlerin enerjipolitiğini de göz önünde bulunduran proaktif siyasi politikalarla desteklenmesinin gerekliliği açıktır.

 Dünyadaki güncel gelişmelerin gösterdiği gibi, asimetrik dağılım gösteren enerji kaynaklarının bulunduğu bölgelerin politik atmosferi ve bu enerji kaynaklarının bulunduğu bölgelerden güvenli olarak taşınması, uluslararası ilişkilerin şeklini ve yoğunluğunu belirlemede son derece önemli bir rol oynamaktadır. Alternatif enerji kaynakları ile ilgili önemli gelişmelere rağmen, bu alanda yeterli teknolojik gelişimin sağlanması ve geliştirilen yeni teknolojilerin piyasaya nüfuz etmesi için zamana gereksinim bulunmaktadır. Bilindiği gibi, içinde bulunduğumuz yüz yılın en azından ilk yarısında, kömür, petrol ve doğal gaz enerji pastasındaki ağırlıklı paylarını koruyor olacaktır. Bu kaynaklardan özellikle petrol ve doğal gaz, arz ve talebi belirleyen faktörlerin dinamiğine bağlı olarak bundan sonra oluşacak yeni işbirliği ve çatışmaların başlıca etkeni olmaya devam edecektir.

 Türkiye’nin enerji stratejileri ve enerjipolitiğine ilişkin değerlendirmeler bütün bu saptamaların ışığında değerlendirilmelidir. Bilindiği gibi Türkiye enerji tasarrufu ve yenilenebilir enerji bakımından önemli potansiyele sahiptir. Yenilenebilir enerji, toplam birincil enerji üretiminin 1999 yılı itibariyla %14.4’ünü temsil etmektedir ve kömürden sonra ikinci büyük yerli enerji kaynağıdır. Türkiye’nin temel yenilenebilir enerji kaynakları biyokütle (odun, hayvan ve bitki atıkları) ve hidroelektrik güçtür. Bu konvansiyonel yenilenebilir enerji kaynakları ülkemizde kömürden sonra en yüksek paya sahiptir. Yenilenebilirlerden elde edilen enerjinin üçte ikisi biyokütle ve hayvan atıklarından elde edilmekte kalan üçte biri hidrolik ve %0.5 kadarı güneş, rüzgar ve jeotermal enerji olmak üzere diğer yenilenebilirlerden sağlanmaktadır. Ancak ülkemizin yeni ve konvansiyonel yenilenebilir enerji kaynaklarına ve enerji tasarrufuna ilişkin potansiyelinin yalnızca küçük bir bölümü kullanılmaktadır. Örneğin büyük ölçekte güç üretimi sağladığı için gerek küresel ısınma ile mücadele ve gerekse enerji bağımsızlığına katkısıyla fosil yakıtlara en önemli alternatiflerden biri olan hidroelektrik potansiyelin yalnızca % 30’luk bir bölümü kullanılmaktadır. Türkiye’nin ekonomik olarak mümkün hidrolelektrik potansiyeli 124 TWh olup, Avrupa’nın ekonomik hidroelektrik potansiyelinin aşağı yukarı % 15’ini oluşturmaktadır. Çağdaş küresel enerji politikalarına koşut olarak, Enerji tasarrufuna yönelik politikalarla birlikte kalan hidroelektrik potansiyelin değerlendirilmesine, başta rüzgar, güneş ve jeotermal olmak üzere diğer yenilenebilirlerin payının kademeli olarak arttırılmasına ve fosil yakıtlı enerji üretiminde temiz enerji teknolojilerinin devreye sokulmasına yönelik tamamlayıcı politikaların uygulanması ile Ülkenin gelecekteki enerji arz güvenliğinin sürdürülebilir gelişme doğrultusunda iyileştirilmesini mümkün kılabilecektir. Nükleer enerjinin içinde bulunduğu belirsizlik ortamında, bu yönde bir teknoloji transferi doğrultusunda adım atılması ise uygun gözükmemektedir. Bu konuda sağlıklı bir karara varabilmek için, nükleer teknolojideki gelişmeleri ve değişen eğilimleri dikkatle takip ederek, Dünyada nükleer enerjiye ilişkin belirsizliğin ortadan kalkmasını beklemek daha yerinde olacaktır. Ayrıca belirtilmesi gereken önemli hususlardan birisi, nükleer gücün ancak  bu yüksek teknolojiye sahip olan onu üretebilen gelişmiş ülkeler için enerji bağımsızlığını geliştiren bir seçenek olduğudur.Gelişmekte olan ülkelerin  bu teknolojiyi üretebilir hale gelmesi bilimsel ve teknik altyapıdaki eksikliklerinin yanı sıra, ekonomik ve politik engeller nedeniyle oldukça zordur. Son olarak İran örneğinde görüldüğü gibi, yakıt zenginleştirme teknolojisine sahip olan ülkelerin istedikleri takdirde nükleer silah üretebilme yeteneğine erişebilmesi nedeniyle, bu yöndeki çabalar gelişmiş Batılı Ülkeler tarafından ekonomik, siyasi ve gerektiğinde askeri politikalarla engellenmektedir. Türkiye’nin de nükleer silahların yaygınlaşmasının önlenmesi anlaşmasına imza atmış ülkelerden biri olduğu anımsatılmalıdır. Dolayısı ile teknolojiyi üretme yeteneği olmadan, sermaye maliyeti yüksek ve geri dönüş süresi uzun ve doğal gaza erişimin mümkün olduğu bölgelerde ekonomik rekabet gücü düşük ve yukarıda söz edilen radyoaktif atık sorunu ve kaza riski nedeniyle dış maliyetleri oldukça yüksek olan bir teknoloji ile nükleer enerjiye adım atılması, Türkiye için olasılıkla en fazla teknoloji kaynaklarının çeşitlendirilmesi kapsamında değerlendirilebilir. Bu ise, bağımlılığın yalnızca küçük bir bölümünün Orta Doğu ve Hazar Bölgesinden Batı Ülkelerine (hangi ülkeden teknoloji satın alınacaksa) kaydırılması anlamına gelir. Terörizmin çoktan damgasını vurduğu çağımızda, son derece sıcak gelişmelerin yaşandığı bir bölgede yer alan Ülkemizde bu reaktörlerin ve reaktörlerden çıkacak kullanılmış yakıtların güvenli bir şekilde korunmasının zorlukları ve maliyeti de göz önünde bulundurulduğunda satın alacağımız bir kaç nükleer santralden üretilecek enerjinin enerji arzına ve enerji bağımsızlığına katkısı tartışmalıdır. Bunun yerine enerji basımsızlığımızın geliştirilmesine çok daha fazla katkıda bulunabilecek temiz kömür teknolojilerine yatırım yapılması çok daha akılcı bir yoldur.

Enerji verimliliği uzun dönemde dışa bağımlılığı azaltıp arz güvenliğini arttırarak enerji sisteminin sürdürülebilirliğine katkıda bulunan çözümlerden biri olmasının yanında, aynı zamanda arz ile talep arasındaki dengesizliğe en hızlı ve etkin cevabı sağlayan bir seçenektir. Ülkemizin yılda 14 Mtep enerji tasarrufu potansiyeli olduğu bunun 1998 yılı üretiminin yaklaşık olarak % 20’sine denk geldiği düşünüldüğünde, yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanımının istikrarlı olarak arttırılması ile birlikte uygulanan enerji verimliliği ve tasarrufunun sağlanmasına yönelik bütünleyici politikaların, enerji arz güvenliğine sağlayacağı katkı oldukça önemlidir. Sonuç olarak, başta temiz kömür olmak üzere temiz konvansiyonel enerji teknolojilerine önem verilmesi, enerjinin etkin kullanımı ve enerji tasarrufunun sağlanmasının yanı sıra yenilenebilir enerji payının arttırılmasına yönelik istikrarlı politikaların uygulanması ve bu alanlardaki teknolojik yeteneğin yükseltilmesi Ülkemizin enerji arz güvenliğinin sağlanması için hayati öneme sahip  öneme sahip hususlardır. Bu nedenle, bu yönde teknoloji transferinin sağlanması doğrultusunda, AR-GE çalışmalarının gerçekleştirilmesinin yanı sıra yapılması gerekenlerin hayata geçirilebilmesi için kaynak sağlanması ve bunun için gereken yasal çerçevenin kapsamlı bir şekilde oluşturulması sağlanmalıdır.

 Enerji güvenliği ile ilgili sorunların çözümünde bölgesel koşulların ve bölge ülkeleri ile işbirliğinin önemi göz önünde bulundurularak enerji ile ilgili alanlarda komşu ülkelerle işbirliği sürdürülmeli ve geliştirilmelidir.

 Son yıllarda küresel aktörler arasında enerji arz güvenliği ile ilgili kaygıların ciddi ölçüde arttığı görülmektedir. Bu stratejik kaygılarını gidermek ve siyasi etkinliklerini arttırmak üzere önde gelen tüketici ülkelerin birbirleri ile rekabeti de giderek artmaktadır. Nitekim son bir kaç yıldır AB, ABD ve Çin gibi büyük tüketiciler arasında bu bağlamda çok ciddi bir rekabet doğmuştur. Büyüyen küresel terörizm tehdidi ve özellikle 11 Eylül saldırılarının ardından küresel terörizm ile ilgili kaygıların arz güvenliği üzerindeki etkisi giderek artmaktadır. Ortadoğu petrollerine ve nihayetinde gazına ağır bağımlılığın süregeldiği yakın ve orta dönemde, terörizme ve  enerji güvenliğine ilişkin kaygıların Dünya enerji ticaretinin yönünü ciddi olarak etkileyeceği açıkça görülmektedir. Küresel terörizm tehdidi ve Çin, Hindistan, Brezilya gibi hızlı ekonomik büyümesini sürdüren ülkelerin sağlanan arzı yutması nedeniyle petrol fiyatlarının ve genelde enerji arzının giderek daha da pahalılaşacağı tahmin edilmektedir.

 Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından Hazar Bölgesi Petrollerinin erişilebilir hale gelmesiyle Bölgedeki petrol ve doğal gaz kaynakları yoğun bir ilginin odağı olmaktadır. Bu durum, Türkiye’nin AB nezrindeki stratejik önemini önemli ölçüde arttırmıştır. Gerçekten de, Ülkemiz artık Orta Doğu’nun yanı sıra ve aynı zamanda  Hazar Bölgesi Ülkelerinin de petrol ve doğal gaz kaynaklarının Batı Ülkelerine taşınmasını sağlayan bir enerji koridoru konumundadır. Türkiye bu konumu ile Avrupa Birliği’nin enerji arz güvenliğinin sağlanması için benimsediği çözümün bir parçasıdır.

 Avrupa Komisyonu arz güvenliğinin yalnızca dışa bağımlılığı azaltma ve yerli üretimin desteklenmesi şeklinde algılanmasının fazla yüzeysel ve yanlış olacağını, bunlara ek olarak jeopolilitik koşulları ve anlamlarını göz ardı etmeksizin, kaynakların ve teknolojilerin çeşitlendirilmesini de hedefleyen çok daha geniş kapsamlı politikaların gerekliliğini ifade etmektedir. Üye ülkelerin bazılarında % 80’e ulaşan ithalata bağımlılığının kaçınılmaz olduğu ve olası bir krizden kaçınmak için bağımlılığa ilişkin risklerin idaresine ve kontrolüne atak edilmesi gerektiği konusunda fikir birliğine varılmıştır. Bunun için enerji tasarrufu ve yenilenebilir enerji kullanımının arttırılmasının yanı sıra, iç ve dış altyapının geliştirilmesi, işletimde serbest piyasa ortamının oluşturulması, üretici ülkelerle diyalogun güçlendirilerek gerek enerji üretimini gerekse iletimini sağlayan ülkelerle daha yakın ve dinamik ilişkilerin kurulması, enerji arzını sağlayan ülkelerdeki yatırım sistemini istikrarlı hale getirilmesi gibi faaliyetler veya bunların tümünün karışımından oluşan yöntemler desteklenmektedir. Sonuç olarak, dış bağımlılığın doğru bir şekilde idaresinin bağımlılığın düzeyinden daha önemli olduğu konusunda fikir birliğine varılmıştır. Avrupa Birliği konuyu enerji bağımsızlığından çok enerji güvenliği temelinde ele almakta ve arz güvenliğinin sağlanması için gerek arzı gerekse geçişi sağlayan ülkelerle iyi ilişkiler kurulması ve enerji alışverişinin getireceği karşılıklı bağımlılık temelinde, bağımlılığa ilişkin risklerin idare edilebilirliğine dayanan bir çözümü benimsemektedir. Avrupa Birliği enerji arzını ve iletimini sağlayan ülkelerdeki enerji alt yapılarına yatırım yapmayı planlamaktadır. Transit ülke olarak düşünülen ülkelerden birisi de Türkiye’dir. Coğrafi konumu itibarıyla Avrupa Birliği’nin enerji politikalarına doğal olarak dahil olan Ülkemizin Avrupa Birliği Ülkelerinin enerji arz güvenliğinin sağlanmasındaki rolü iyi değerlendirildiği takdirde olması hem kendi enerji arz güvenliğimize hem de ekonomimize önemli katkı sağlayacak bir avantajdır.

Türkiye petrol ve doğal gaz iletiminde istikrarlı ve güvenli geçiş ülkelerinden biri olarak kaynak ülkelerin ve enerji hatlarının çeşitlendirilmesindeki mevcut ve potansiyel rolü ile, küresel enerji pazarı için Orta Doğu’daki en önemli aktörlerden biri haline gelmiştir. Türkiye Dünyanın doğal gaz rezervlerinin yüzde 71.8’ine ve petrol rezervlerinin yüzde 72.8’ine sahip olan bölge Ülkelerinin çoğuna komşu olan ya da oldukça yakın bir konumda yer alan güvenli bir enerji koridorudur.  Bu enerji kaynaklarının orijininden AB Piyasasına aktarılmasında AB’de kaygı uyandıracak düzeye oluşan Rusya’ya bağımlılığın azaltılması ve rekabetin sağlanarak fiyatların düşürülmesi konusundaki potansiyeli Türkiye’nin Avrupa Birliği nezrindeki stratejik önemini arttıran en önemli faktörlerden biri haline gelmiştir. Türkiye bu potansiyelini değerlendirerek ulusal enerji güvenliğine ve ekonomisine katkıda bulunacak enerji stratejilerini ve bunlara dayanan politikaların uygulanmasına yönelik çabalarını sürdürmektedir. AB’nin Rusya’ya bağımlılığı azaltmak için gösterdiği çabalar  ve Türkiye’nin alternatif bir enerji koridoru olma çabaları kadar, dış ticaret gelirinin önemli bir bölümünü petrol ve doğal gaz  ihracatından sağladığı düşünüldüğünde Rusya’nın da bu bağımlılığın devamlılığını sağlamaya yönelik çabaları kaçınılmazdır. Bu bağlamda, Türkiye’nin bölgede Rusya gibi enerji politiği güçlü bir şekilde kullanan küresel aktörlerle rekabeti söz konusudur. Rus dış politikasının önemli ölçüde enerji unsuruna dayanması nedeniyle, Hazar Bölgesi petrollerinin Dünyaya aktarılması hususundaki potansiyel rolü ile Rusya ile Türkiye arasındaki doğan güçlü rekabet Türkiye’nin dış politikasını önemli ölçüde etkileyecektir. Bu nedenle, Orta Doğu’nun en önemli aktörlerinden biri olarak enerji strateji ve politikaları kadar genel dış politikasını ve ulusal güvenlik stratejilerini belirlerken de Türkiye’nin Dünyanın enerji durumu ve Dünya ülkelerinin enerji stratejileri ve politikaları ile ilgili gelişmeleri yakından takip etmesi, çevresinde gelişen yeni oluşumları kavrayarak doğru strateji ve politikalar üretebilmesi için  zorunludur.

 Küresel petrol ve doğal gaz kaynaklarının büyük bölümünü barındıran Orta Doğu ve Hazar Bölgesi Ülkelerine coğrafi yakınlığı nedeniyle Türkiye, Dünyanın siyasi haritasının yeniden düzenlenmesine neden olabilecek sıcak gelişmelerin tam ortasındaki bir ülke konumundadır. Türkiye’nin çevresindeki gelişen bu oluşumlarla ilgili yeterli bilgi edinememe, yeniden bilgi üretememe ve doğru inisiyatif kullanamama hali, geleceğini etkileyen gelişmeler karşısında pasif kalmasına ya da en azından yeterince etkin olamamasına neden olmaktadır. Ülke geçmişte bunun bedelini, çevresinde ve Orta Asya’da kaybettikleriyle ödemiştir. Ancak yine bu noktada ifade edilmelidir ki; Türkiye gibi büyük potansiyele sahip bir ülkenin hala kaybedebileceği çok şey bulunmaktadır. Dolayısıyla, Bölgesel bir aktör olmakla yetinmek istemeyen küresel bir aktör olma iddiasında bir Türkiye için, gelişmeler karşısında günlük politikalar ve palyatif çözümler üreten alışılagelmiş eski yaklaşımlar artık geçerliliğini yitirmiştir. Çünkü ancak akademik bilgi ile beslenen proaktif politikalar üreterek inisiyatifler alabilen bir Türkiye, yeni kayıpları önleyebilir ve/veya yeni kazanımlar elde edebilir.

Yorum yapınız

*

© 2013 Powered By Onur Yılmaz

Scroll to top