Konumunuz: Anasayfa » Slayt » Sürdürülebilir Gelişme ve Enerji Tasarrufu

Sürdürülebilir Gelişme ve Enerji Tasarrufu

H. SAYGIN, “Sürdürülebilir Gelişme ve Enerji Tasarrufu“, Bilim ve Gelecek, Aylık bilim, kültür, politika dergisi, Sayı: 26, Sayfa: 55-57 (Nisan 2006).

Sürdürülebilir bir gelişmenin sağlanmasına ilişkin olarak yürütülen tartışmalarda fikir birliğine varılan en önemli husus, gelişme ile ilgili sorunlara ekonomik, sosyal ve çevresel olmak üzere, birincil öneme sahip tüm boyutları ile bütünsel bir yaklaşımın gerekliliğidir. Yakın zamana değin, gelişmenin sağlanması ile ilgili sorunlar çok daha dar kapsamlı olarak, çoğunlukla yalnızca ekonomik boyutu ile ele alınmakta idi. Sürdürülebilir gelişme kavramı, günümüzde artık sürdürülmesi mümkün olmayan bu düşünce biçimine tepki olarak ortaya atılmıştır. 90´lı yıllarda doğan ve giderek artan bir önem kazanan bu yeni kavram, ekonomi, çevre ve sosyal refah olmak üzere üç boyutta sürdürülebilirliği kapsamakta olup, birbirini tamamlayan farklı boyutlar arasındaki ilişkiyi ve bunlar arasında denge kurmak zorunluluğunu ifade etmektedir. Sürdürülebilir bir gelişme, gezegenin taşıma kapasitesi içinde kalınmasını sağlayacak ekolojik, yerküredeki herkesin yeterli düzeyde yaşam standartlarına kavuşmasını sağlayacak ekonomik, insanlığın gelişimi için benimsenen değerler bütününe uygun bir yaşam sunan yönetim biçimlerinin geliştirilmesini sağlayacak sosyal zorunlulukların entegrasyonunu sağlamalıdır.

Enerji, sürdürülebilir gelişmenin ekonomik, sosyal ve çevresel boyutlarının tümü ile yakından ilgili bir unsurdur. Bu nedenle, enerji arz güvenliğinin sağlanması uluslararası politikadaki baş aktörlerin hayati ilgi alanlarından birisidir. Sürdürülebilir bir gelişmenin sağlanması, yaşam standartlarının iyileştirilmesi ve ekonomik ya da üretime yönelik etkinliklerin gerçekleştirilebilmesi için, gerek nüfus artışı gerekse ekonomik büyüme nedeniyle her geçen gün artan enerji gereksiniminin karşılanmasını zorunlu kılmaktadır. Ancak günümüzde enerji üretim ve tüketim süreçlerinin çevre üzerindeki olumsuz etkileri de yadsınamaz boyutlara erişmiştir. Bugün, insan etkinlikleri ile yılda 29 milyar ton CO2 atmosfere salınmakta ve bunun 23 milyar tonu fosil yakıtlı yanma ve sanayiden kaynaklanmaktadır. Nükleer santrallerden kaynaklanan kullanılmış yakıtlar hızla artmasına karşın, atıkların kalıcı depolanmasına ilişkin kalıcı bir çözüm hala bulunamamıştır. Tehlikenin gerçek boyutunu ortaya koyan Çernobil felaketinden sonra işletme güvenliğine ilişkin kriterlerin yeniden gözden geçirilmesi zorunluluğu doğmuştur. Küresel ısınma ile iklim değişikliği tehlikesi ve radyolojik riskler hızla büyümekte ve ekolojik sistemde yaratılan pertürbasyon her geçen gün artmaktadır. Bu nedenle sürdürülebilir gelişme gündeminde enerji politikalarının belirlenmesinde çevresel faktörler oldukça baskın hale gelmiştir.

Enerji arz güvenliğinin sağlanması için geliştirilen güncel küresel enerji politikaları; sürdürülebilir gelişmenin ekonomik, sosyal ve çevresel boyutları arasında denge kurulmasını, enerji sistemleri ile ona bağlı ekonomik, sosyal ve çevresel sistemlere ciddi sekte vurabilecek durumlardan kaçınmak için esnekliğin geliştirilmesini ve risk yönetimini sağlamalıdır. Çağdaş enerji politikalarının belirlenmesi üç aşamada ele alınmaktadır: İlk aşamada, çevre güvenliğini zedelemeden düşük maliyette enerji arzını ve risk dağılımını sağlayarak arzın sürekliliğini teminat altına alacak temel hedefler belirlenmektedir. İkinci adımda, belirlenen temel hedeflere ulaşabilmek için uygulanacak politikalar saptanır ve yerli ve ithal enerji kaynakları ile farklı teknolojilerin uygun bir karışımı ile ekonomik, çevresel ve jeopolitik etkenler arasında dengeyi sağlayacak şekilde geliştirilmektedir. Son aşamada, belirlenen enerji politikalarını destekleyecek vergilendirme ve teşvikler ve yasal düzenlemelerin gerçekleştirilmesi gibi çeşitli siyasi araçlar devreye konulmaktadır.

Bir kaç on yıl öncesine değin enerji sisteminin sürdürülebilirliği, yalnızca kullanım oranına göre enerjinin elde edilebilirliği esas alınarak tanımlanmasına karşın, günümüzde sürdürülebilir gelişmenin bilimsel ve etik çerçevesi kapsamında çevre güvenliği de enerji güvenliği kadar önemlidir. “Termodinamiğin İkinci Yasası ” na bağlı olarak, çevre üzerinde hiç etkisi olmayan “mükemmel” bir enerji sistemi tasarlanamayacağı bilinmektedir. Her enerji sisteminin çevrenin farklı unsurlarını olumsuz etkileyen kendine özgü bir etkisi söz konusudur. Ancak, eğer bu etki yeterince küçük ve doğanın bu etkiyi karşılayabileceği veya yenilenebileceği sınırlar içerisinde tutulabilirse bu enerji kaynağı sürdürülebilir. Ağırlıklı olarak tek bir enerji sistemine dayalı enerji üretimi ise, çevreyi tek yönde aşırı etkileyerek uzun dönemde çevre felaketine varabilecek geri dönüşü olmayan zararlara yol açabilir. Fosil yakıtlı enerji sistemlerine dayalı enerji üretiminin neden olduğu sera gazı yayınımındaki aşırı artıştan kaynaklanan ve günümüzün en önemli çevre sorunlarından birini oluşturan küresel ısınma ve iklim değişikliği, bunun en önemli örneklerinden birisidir. Ancak çevre üzerinde etkileri birbirinden farklı çok sayıda enerji sisteminden oluşan ve her birinin etkisi doğanın bu etkileri karşılayarak kendini yenilemesine yetecek kadar küçük tutulan “mükemmel” bir enerji karışımı tanımlanabilirse, enerji gereksiniminin çevreye geri dönüşü olmayan zararlar vermeden karşılanması için bir çözüm sağlayabilir.

Çeşitli enerji sistemlerinin normal veya kaza koşulları altında, çevresel etkilerinin yayınım, atıklar ve eko-sistemde oluşturdukları pertürbasyonu bakımından kontrolü, en önemli problemlerden birisidir. Bu bağlamda, enerji üretiminde fosil yakıtların % 85 oranında kullanılması nedeniyle CO2 yayınımı özel bir öneme sahiptir. Küresel sera gazı yayınımında enerji sektörünün payı % 50’dir ve bununda % 25’ine elektrik üretimi neden olmaktadır. Bu nedenle, küresel ısınma ve ona bağlı iklim değişiklikleri sorunu giderek enerji politikalarının sürdürülebilirliğinin sağlanmasında bir kilit noktasına dönüşmüş ve dünya enerji politikalarının kaçınılmaz bir unsuru haline gelmiştir. Düşük karbon ekonomisi, günümüzde enerji politikalarına ilişkin tartışmaların odak noktasını teşkil etmektedir.

Enerji sistemlerinin sürdürülebilirliğinin sağlanmasında, düşük karbon ekonomisine ilişkin seçenekler olan enerji tasarrufu, yenilenebilir enerji, nükleer enerji karbon yayınımında basamak şeklinde radikal bir azalma sağlayacak önemli potansiyele sahiptir. Bunların arasında yer alan nükleer güç santralleri, ticari formda gelişmiş bir teknoloji olması, karbon veya iklim değişikliğine neden olan diğer gazlara ilişkin yayınımın ihmal edilebilecek kadar düşük olması ve doğada bol miktarda bulunan uranyumu az miktarda kullanmasına rağmen sınırlı alanda büyük ölçekte güç üretimine olanak sağlaması nedeniyle, düşük karbon ekonomisi ve kaynak verimliliği bağlamında oldukça iyi bir performansa sahiptir. Dünya enerji politikalarında düşük karbon ekonomisinin sağlanması doğrultusunda radikal bir değişime doğru giderken, sera gazı yayınımı açısından oldukça “temiz” bir teknoloji olan nükleer enerji cazip bir seçenek olarak belirmektedir. Ancak, küresel ısınma ve iklim değişikliği bağlamında sağladığı önemli avantajlara rağmen, nükleer enerjinin kaza riski, radyoaktif atık sorunu ve nükleer silahların yaygınlaşması gibi hususlarda ağır sorunlarının varlığı nedeniyle sürdürülebilir gelişme gündemine ilişkin ciddi açmazları söz konusudur.

Dünyada sürdürülebilir gelişme gündeminde yer alan ölçütlere göre yeniden çok yönlü değerlendirmelere maruz bırakılan nükleer enerjinin geleceğinin belirsiz olduğuna ilişkin bir konsensüs oluşmuştur. Nükleer enerjinin geleceği;

i)                    Radyoaktif atık ve işletme güvenliğine ilişkin sorunların çözümlenmesine,

ii)                  Yeni kuşak nükleer reaktörlerin ekonomik sürdürülebilirliğinin sağlanmasına,

iii)          Nükleer silahların yaygınlaşmasının önlenmesi ve küresel ısınma ile mücadele politikalarının başarısına bağlıdır. Sorunun can alıcı noktasını oluşturan radyoaktif atık sorunu;

i)                    Çevre ve insan sağlığı üzerindeki etkilerin tersinir olmayan doğası,

ii)                  On binlerce yılı kapsayan çok uzun bir dönemde gelecek kuşakları etkilemesi,

iii)                Etkilerinin yalnızca yerel veya bölgesel değil, küresel olması nedeniyle en önemli belirleyici etkendir.

Sürdürülebilir bir gelişmenin sağlanmasına ilişkin olarak yürütülen tartışmalarda fikir birliğine varılan en önemli husus, gelişme ile ilgili sorunlara ekonomik, sosyal ve çevresel olmak üzere, birincil öneme sahip tüm boyutları ile bütünsel bir yaklaşımın gerekliliğidir. Yakın zamana değin, gelişmenin sağlanması ile ilgili sorunlar çok daha dar kapsamlı olarak, çoğunlukla yalnızca ekonomik boyutu ile ele alınmakta idi. Sürdürülebilir gelişme kavramı, günümüzde artık sürdürülmesi mümkün olmayan bu düşünce biçimine tepki olarak ortaya atılmıştır. 90´lı yıllarda doğan ve giderek artan bir önem kazanan bu yeni kavram, ekonomi, çevre ve sosyal refah olmak üzere üç boyutta sürdürülebilirliği kapsamakta olup, birbirini tamamlayan farklı boyutlar arasındaki ilişkiyi ve bunlar arasında denge kurmak zorunluluğunu ifade etmektedir. Sürdürülebilir bir gelişme, gezegenin taşıma kapasitesi içinde kalınmasını sağlayacak ekolojik, yerküredeki herkesin yeterli düzeyde yaşam standartlarına kavuşmasını sağlayacak ekonomik, insanlığın gelişimi için benimsenen değerler bütününe uygun bir yaşam sunan yönetim biçimlerinin geliştirilmesini sağlayacak sosyal zorunlulukların entegrasyonunu sağlamalıdır.

Enerji, sürdürülebilir gelişmenin ekonomik, sosyal ve çevresel boyutlarının tümü ile yakından ilgili bir unsurdur. Bu nedenle, enerji arz güvenliğinin sağlanması uluslararası politikadaki baş aktörlerin hayati ilgi alanlarından birisidir. Sürdürülebilir bir gelişmenin sağlanması, yaşam standartlarının iyileştirilmesi ve ekonomik ya da üretime yönelik etkinliklerin gerçekleştirilebilmesi için, gerek nüfus artışı gerekse ekonomik büyüme nedeniyle her geçen gün artan enerji gereksiniminin karşılanmasını zorunlu kılmaktadır. Ancak günümüzde enerji üretim ve tüketim süreçlerinin çevre üzerindeki olumsuz etkileri de yadsınamaz boyutlara erişmiştir. Bugün, insan etkinlikleri ile yılda 29 milyar ton CO2 atmosfere salınmakta ve bunun 23 milyar tonu fosil yakıtlı yanma ve sanayiden kaynaklanmaktadır. Nükleer santrallerden kaynaklanan kullanılmış yakıtlar hızla artmasına karşın, atıkların kalıcı depolanmasına ilişkin kalıcı bir çözüm hala bulunamamıştır. Tehlikenin gerçek boyutunu ortaya koyan Çernobil felaketinden sonra işletme güvenliğine ilişkin kriterlerin yeniden gözden geçirilmesi zorunluluğu doğmuştur. Küresel ısınma ile iklim değişikliği tehlikesi ve radyolojik riskler hızla büyümekte ve ekolojik sistemde yaratılan pertürbasyon her geçen gün artmaktadır. Bu nedenle sürdürülebilir gelişme gündeminde enerji politikalarının belirlenmesinde çevresel faktörler oldukça baskın hale gelmiştir.

Enerji arz güvenliğinin sağlanması için geliştirilen güncel küresel enerji politikaları; sürdürülebilir gelişmenin ekonomik, sosyal ve çevresel boyutları arasında denge kurulmasını, enerji sistemleri ile ona bağlı ekonomik, sosyal ve çevresel sistemlere ciddi sekte vurabilecek durumlardan kaçınmak için esnekliğin geliştirilmesini ve risk yönetimini sağlamalıdır. Çağdaş enerji politikalarının belirlenmesi üç aşamada ele alınmaktadır: İlk aşamada, çevre güvenliğini zedelemeden düşük maliyette enerji arzını ve risk dağılımını sağlayarak arzın sürekliliğini teminat altına alacak temel hedefler belirlenmektedir. İkinci adımda, belirlenen temel hedeflere ulaşabilmek için uygulanacak politikalar saptanır ve yerli ve ithal enerji kaynakları ile farklı teknolojilerin uygun bir karışımı ile ekonomik, çevresel ve jeopolitik etkenler arasında dengeyi sağlayacak şekilde geliştirilmektedir. Son aşamada, belirlenen enerji politikalarını destekleyecek vergilendirme ve teşvikler ve yasal düzenlemelerin gerçekleştirilmesi gibi çeşitli siyasi araçlar devreye konulmaktadır.

Bir kaç on yıl öncesine değin enerji sisteminin sürdürülebilirliği, yalnızca kullanım oranına göre enerjinin elde edilebilirliği esas alınarak tanımlanmasına karşın, günümüzde sürdürülebilir gelişmenin bilimsel ve etik çerçevesi kapsamında çevre güvenliği de enerji güvenliği kadar önemlidir. “Termodinamiğin İkinci Yasası ” na bağlı olarak, çevre üzerinde hiç etkisi olmayan “mükemmel” bir enerji sistemi tasarlanamayacağı bilinmektedir. Her enerji sisteminin çevrenin farklı unsurlarını olumsuz etkileyen kendine özgü bir etkisi söz konusudur. Ancak, eğer bu etki yeterince küçük ve doğanın bu etkiyi karşılayabileceği veya yenilenebileceği sınırlar içerisinde tutulabilirse bu enerji kaynağı sürdürülebilir. Ağırlıklı olarak tek bir enerji sistemine dayalı enerji üretimi ise, çevreyi tek yönde aşırı etkileyerek uzun dönemde çevre felaketine varabilecek geri dönüşü olmayan zararlara yol açabilir. Fosil yakıtlı enerji sistemlerine dayalı enerji üretiminin neden olduğu sera gazı yayınımındaki aşırı artıştan kaynaklanan ve günümüzün en önemli çevre sorunlarından birini oluşturan küresel ısınma ve iklim değişikliği, bunun en önemli örneklerinden birisidir. Ancak çevre üzerinde etkileri birbirinden farklı çok sayıda enerji sisteminden oluşan ve her birinin etkisi doğanın bu etkileri karşılayarak kendini yenilemesine yetecek kadar küçük tutulan “mükemmel” bir enerji karışımı tanımlanabilirse, enerji gereksiniminin çevreye geri dönüşü olmayan zararlar vermeden karşılanması için bir çözüm sağlayabilir.

Çeşitli enerji sistemlerinin normal veya kaza koşulları altında, çevresel etkilerinin yayınım, atıklar ve eko-sistemde oluşturdukları pertürbasyonu bakımından kontrolü, en önemli problemlerden birisidir. Bu bağlamda, enerji üretiminde fosil yakıtların % 85 oranında kullanılması nedeniyle CO2 yayınımı özel bir öneme sahiptir. Küresel sera gazı yayınımında enerji sektörünün payı % 50’dir ve bununda % 25’ine elektrik üretimi neden olmaktadır. Bu nedenle, küresel ısınma ve ona bağlı iklim değişiklikleri sorunu giderek enerji politikalarının sürdürülebilirliğinin sağlanmasında bir kilit noktasına dönüşmüş ve dünya enerji politikalarının kaçınılmaz bir unsuru haline gelmiştir. Düşük karbon ekonomisi, günümüzde enerji politikalarına ilişkin tartışmaların odak noktasını teşkil etmektedir.

Enerji sistemlerinin sürdürülebilirliğinin sağlanmasında, düşük karbon ekonomisine ilişkin seçenekler olan enerji tasarrufu, yenilenebilir enerji, nükleer enerji karbon yayınımında basamak şeklinde radikal bir azalma sağlayacak önemli potansiyele sahiptir. Bunların arasında yer alan nükleer güç santralleri, ticari formda gelişmiş bir teknoloji olması, karbon veya iklim değişikliğine neden olan diğer gazlara ilişkin yayınımın ihmal edilebilecek kadar düşük olması ve doğada bol miktarda bulunan uranyumu az miktarda kullanmasına rağmen sınırlı alanda büyük ölçekte güç üretimine olanak sağlaması nedeniyle, düşük karbon ekonomisi ve kaynak verimliliği bağlamında oldukça iyi bir performansa sahiptir. Dünya enerji politikalarında düşük karbon ekonomisinin sağlanması doğrultusunda radikal bir değişime doğru giderken, sera gazı yayınımı açısından oldukça “temiz” bir teknoloji olan nükleer enerji cazip bir seçenek olarak belirmektedir. Ancak, küresel ısınma ve iklim değişikliği bağlamında sağladığı önemli avantajlara rağmen, nükleer enerjinin kaza riski, radyoaktif atık sorunu ve nükleer silahların yaygınlaşması gibi hususlarda ağır sorunlarının varlığı nedeniyle sürdürülebilir gelişme gündemine ilişkin ciddi açmazları söz konusudur.

Dünyada sürdürülebilir gelişme gündeminde yer alan ölçütlere göre yeniden çok yönlü değerlendirmelere maruz bırakılan nükleer enerjinin geleceğinin belirsiz olduğuna ilişkin bir konsensüs oluşmuştur. Nükleer enerjinin geleceği;

i)                    Radyoaktif atık ve işletme güvenliğine ilişkin sorunların çözümlenmesine,

ii)                  Yeni kuşak nükleer reaktörlerin ekonomik sürdürülebilirliğinin sağlanmasına,

iii)                Nükleer silahların yaygınlaşmasının önlenmesi ve küresel ısınma ile mücadele politikalarının başarısına

bağlıdır. Sorunun can alıcı noktasını oluşturan radyoaktif atık sorunu;

i)                    Çevre ve insan sağlığı üzerindeki etkilerin tersinir olmayan doğası,

ii)                  On binlerce yılı kapsayan çok uzun bir dönemde gelecek kuşakları etkilemesi,

iii)                Etkilerinin yalnızca yerel veya bölgesel değil, küresel olması nedeniyle en önemli belirleyici etkendir.

Bu nedenle, radyoaktif atık sorununa tatmin edici bir çözüm bulunduğuna ilişkin uzun vadede kararlı bir konsensüs sağlanmadan nükleer enerji seçeneğinin genişletilemeyeceği açıkça ifade edilmektedir. Bu durum, küresel ısınmanın önlenmesi için fosil yakıtlı enerji üretiminin neden olduğu sera gazı yayınımının dengelenmesinde, enerji tasarrufunun önemini daha da arttırmaktadır.

Çok yönlü faydalarına ve müthiş potansiyeline karşın, düşük karbon ekonomisinin bir diğer seçeneği olan yenilenebilir enerjinin payı, maliyetlerin yüksek olması, yerel etkilerine ilişkin kaygılar, araştırma için ayrılan fonların ve kurumsal ve ekonomik düzenlemelerin yetersizliği gibi nedenlerle, günümüzde hala beklentilerin çok gerisinde kalmaktadır. Yeni yenilenebilir enerji kaynakları, 2000 yılı rakamlarıyla küresel enerji talebinin yalnızca %1’ini karşılamaktadır. Bu rakamın, 2025 yılında %6’ya ve 2050’de  %12’ye ulaşacağı öngörülmektedir. Yeni yenilenebilirlerin katkısının gereksinim duyulan düzeye erişmesini sağlamak için zamana ihtiyaç olduğu gözükmektedir. Bu süre içerisinde, aradaki boşluğu doldurabilmek için enerji tasarrufu ve verimliliğine ilişkin potansiyelin iyi değerlendirilmesi enerji sisteminin sürdürülebilirliğinin sağlanması için hayati önem taşımaktadır.

Enerji tasarrufu, sera gazı yayınımının azaltılması ve enerji arz güvenliğinin iyileştirilmesi üzerindeki önemli katkılarıyla enerji sisteminin sürdürülebilirliğinin sağlanması için en önemli seçenek olarak belirmektedir. Bu nedenle, küresel ısınma ile mücadeleye yönelik çağdaş enerji stratejilerinde, öncelik sırasına göre belirlenen enerji hiyerarşisi:

i)                    Enerji gereksiniminin azaltılması,

ii)                  Enerjide verimliliğin sağlanması,

iii)                Yenilenebilir enerji kullanımının arttırılması,

iv)                Fosil yakıtlı enerji kaynakları için temiz ve birleşik çevrimli enerji teknolojilerinin devreye konulması şeklinde oluşmuştur.

İnsan sağlığı ve çevre üzerindeki olumsuz etkilerinin yanısıra sınırlı olan fosil yakıt kaynaklarının önümüzdeki 50 yıllık süreç sonunda tükenmekte oluyor olması, zorunlu olarak alternatif enerji kaynaklarını ve enerji üretim ve dönüşüm teknolojilerinin yanısıra enerji verimliliğinin ve tasarrufun sağlanmasını işaret etmektedir. Enerji tasarrufu,

i)                    Sınırlı olan doğal kaynakların daha yavaş tüketilmesini sağlayarak yeni teknolojilerin geliştirilmesi için zaman kazanılması,

ii)                  Enerji gereksinimi hızla artan gelişmekte olan ülkelerin enerjiye erişimin sağlanması,

iii)                Çevreyi ve gelecek kuşakların yaşam kalitesini korunması için zorunludur

Türkiye, gerek enerji tasarrufu gerekse ve yenilenebilir enerji kaynakları bakımından büyük bir potansiyele sahiptir. Çağdaş küresel enerji politikalarına koşut olarak;

i)                    Enerji verimliğini ve enerjinin rasyonel kullanımını sağlayarak enerji tasarrufu potansiyelinin değerlendirilmesini

ii)                  Kalan hidroelektrik potansiyelin değerlendirilmesini ve yeni yenilenebilirlerin enerji karışımındaki payının kademeli olarak arttırılmasını,

iii)                Fosil yakıtlı enerji üretiminde temiz enerji teknolojilerinin devreye sokulmasını,

kapsayan tamamlayıcı politikalarla birlikte istikrarlı olarak uygulanması ile, Ülkenin çevre ve enerji arz güvenliğinin önemli ölçüde iyileştirilmesi mümkün gözükmektedir. Enerjinin etkin kullanımının sentetik bir göstergesi olarak kabul edilen enerji yeğinliği (energy intensity) değerlendirildiğinde, Türkiye’nin enerji yeğinliğinin 1980-2003 döneminde azaldığı görülmektedir. Toplam birincil enerji tüketiminin gayri safi milli hasılaya oranı olarak tanımlanan enerji yeğinliği, bir ülkenin ekonomik yapısını, enerji karışımını ve teknoloji düzeyini yansıttığından ülkelerin ilerlemesinin ölçülmesindeki en önemli göstergelerden biri olarak kullanılmaktadır. Bu nedenle, enerjide rasyonel kullanımın ve verimliliğin sağlanarak enerji tasarrufu seçeneğinin değerlendirilmesi sürdürülebilir gelişmenin sağlanmasında ulusal politikamıza öncelikli hedefler arasında yerini almalı ve ilk sırada değerlendirilmelidir.

 

Kaynakça:

[1]Saygın, H., “Sürdürülebilir Gelişme ve Nükleer Enerji”, Enerji Dergisi, Eylül 2004.

[2]Derek M. Taylor, “Nuclear´s Role in Europe`s Energy Future” SMI conference on “Nuclear Power” in London, UK, January 2002.

[3]Fernando De Estaban, “The Future of Nuclear Energy in European Union”, Speech made to a group of senior reperesentatives from nuclear utilities in the context of “European Strategic Exchange”, Brussels, 23rd May 2002.

[4]Hewlett G. James, “De-regulated electric power markets and operating nuclear powerplants: the case of British energy”, Energy Policy, 2004 (Article in press).

[5]MacKerron, G. ,Nuclear power and characteristics of ´ordinariness´-the case of UK energy policy”, Energy Policy, Vol. 32, pp. 1957-1965, 2004.

[6]Macfarlane, A., “The problem of used nuclear fuel: lessons for interim solutins from a comparative cost analysis”, Energy Policy, Vol: 29, pp. 1379-1389, 2001.

[7] Commission Staff Working Paper, Progress Report on the Response to the Green Paper, Towards a European Strategy for the Security of Energy Supply”, December 2000-October 2001, Commission of the European Communities, Brussels, 3.12.2001, SEC(2001).

[8] Jean-Baptiste, P., Ducroux, R., “Energy Policy and Climate Change”, Energy Policy, 31 (2003), 155-166.

[9] Blok, K.,”Enhanced Policies for the Improvement of Electricity Efficiencies”, Energy Policy 33 (2005), 1635-1641.

[10] Fleming, P.D., Webber, P.H., “Local and regional greenhouse gas management”, Energy Policy 32 (2004).

 

 

 

Yorum yapınız

*

© 2013 Powered By Onur Yılmaz

Scroll to top